11 Temmuz 2011 Pazartesi

Moskova Gorki Kültür Parkı Gezimiz

 

Kızıl Meydan, Moskova


Bugün Moskova’da son günümüz çünkü ev sahibim, ihtiyacı olması dolayısıyla, 2 günlüğüne bizim başka bir yerler bakmamızı rica etti. Biz de bunu bir sıkıntı olarak değil bir fırsat olarak görmeye karar verdik. Biraz düşünüp taşındıktan sonra sadece 2 günlüğüne St. Petersburg’a gidebileceğimizi fark ettik. Ama nasıl? O St. Petersburg seyahatimizin konusu.


Biz şimdi nerede kaldıysak oradan devam edelim. Hala Moskova’dayız. Gezecek ve görecek çok yer var. Bende bulunan haritayı açıp baktığımızda Moskova’nın ortasında yemyeşil bir kısım var. Üzerinde de Gorki Park yazıyor. O zaman çok düşünmeye gerek yok, bugün Gorki Parkı ziyaret edeceğiz. Özellikle benim amacı kısa sürede herşeyi görmek olduğu için sonuna kadar yürüme taraftarıyım. Fakat sabah evden ayrılıp Kızıl Meydan’a geldikten sonra çok ciddi bir hata yapmışız. Kızıl Meydan’dan bir metroya bindik ve Kiyevski Tren İstasyonu’nun olduğu yere gittik. Krasnoluşki Köprüsü’nün oradan başladık yürümeye. Bu hem yolumuzu inanılmaz uzattı, hem de çok ciddi zaman kaybetmemize yol açtı. Tabi tahmin edersiniz ki aslında problem haritayı okuyamamak değil, Moskova’nın ne kadar büyük olduğunu anlayamamak. Moskova gerçekten büyük bir şehir.


Biz yürümemize başladık ve Moskova Nehri kenarında büyük yemyeşil bir parka girdik. Buradan yolumuza devam ettik. İnsanlar da burada kayıyorlar, yürüyorlar ve koşuyorlar. Sessiz sakin harikulade bir park. Biz de CSKA Moskova’nın, Rusya’nın önemli futbol klüplerinden birisi, stadı Luzniki manzarasında hem yürüyoruz hem de çevremizin keyfini çıkarıyoruz. Derken karşımıza önemli olduğu boyutlarından anlaşılan dev gibi birr yapı çıktı. Önümüze derken tam önümüze değil, ileride bayağı ileride önümüze. Orada birisine sorduk nedir bu diye. Bize MGU olduğunu söyledi ama bizim kendisine anlamaz gözlerle baktığımızı farkedince açık halini de söyledi Moskova Devlet Üniversitesi. Biz aslında haritada tek parçaymış gibi görünmesine rağmen Moskova Devlet Üniversitesi’nin parkında yürüyormuşuz. En azından öğrenmiş olduk. Benim için sıkıntı yok, çok güzel bir park. Ama MGU’yu ziyaret edip gezmediğimize pişmanım. Bu parkın sonuna ulaşabilmek için aşağı yukarı 8 kilometre yürüdük.


Bu eğlenceli ufak yürüyüşümüzden sonra Neskuçni Bahçesi’ne ulaştık. Burada çok tatlı iki kız ile tanıştık ve onların kötü İngilizceleri ile anlaşmaya çalıştık. Dil çok büyük problem. Onlar bize harita, nasıl gideceğimiz ve nerelere dikkat etmemiz, görmemiz gerektiği konusunda bilgi verdiler. Bu güzelim bahçede havanında güzel olmasından istifade Ruslar çimlere uzanmış güneşleniyorlar. Türkiye’de hergün gördüğümüz birşey olmadığı için biraz şaşırmadım desem yalan olur. Çimlere oturmuşlar demiyorum, mayo ve bikini ile bariz güneşleniyorlar. Burada biraz serinleyip dinlekdikten sonra asıl amacımız olan Gorki Parkı görmek için tekrar harekete geçtik.


Neskuçni Bahçesi’nin hemen bittiği yerde Gorki Parkı başlıyor ama nerede biri başlıyor ya da nerede diğeri bitiyor pek anlaşılmıyor doğrusu. Gorki Parkı’nda olduğunuzu değişen içerikten anlıyorsunuz. Öncelikle bir köprünün yanından geçtik, tahmin ediyorum burası giriş gibi bir şey, 100 metre kadar yürüdüğünüzde ileride bir uzay mekiği görüyorsunuz ve bu sizi cezbediyor. Acaba gerçek olabilir mi? Burada hemen köprüden sonra büyük bir havuz var ve havuzun hemen kenarına insanlar güneşlensin veya dinlenebilsin diye ahşap bir bölüm yapmışlar, iskele gibi. Bir süre orada dinlendik çünkü buna ihtiyacımız vardı. Ayrıca hem havuzun hem de çevremizdeki birbirinden güzel bikinili Rus kızlarını izledik biraz. Park o kadar güzel bir yerde ve ağaçlık ve yeşil bir alan ki parkın içine girdiğiniz andan itibaren dışarıda yakıcı bir sıcak olmasına rağmen kendinizi serin ve ferah bir ortamda buluyorsunuz.


Parkın içinde uzun bir süre yürüdük çünkü gerçekten büyük ve güzel bir park. İçeride ufak bir lunapark bile var. Hatta unutmadan uzay mekiği bu parkın yanında ve biz ilk başta onu da parkın bir oyuncağı ya da etkinliği zannettik. Oysa uzay mekiği gerçekmiş, adı da Buran, Rusça kar fırtınası anlamına geliyor. Normalde belli gün ve saatlerde ziyarete açıkmış ve içine girip gezilebiliyormuş ama bizim şansımıza o sırada kapalıydı. Böyle bir hazineyi çok görmek isterdim. İşte böyle araştırmadan, plansız, programsız seyahat ettiğinizde böyle sizin için hassas noktaları kaçırabiliyorsunuz. Böyle diyorum ama bana bakmayın ben böyle seviyorum. Lao Tzu’nun da dediği gibi, iyi bir gezginin sabit bir planı ve varmaya niyeti yoktur. Tabi ben o kadar şanslı değilim birkaç gün sonra Türkiye’ye dönmek zorundayım.


Parkta gezerken pek çok güzel fotoğraf çektik onları da youtube kanalımda izleyebilirsiniz. Çok güzel görüntüler elde ettik. Burada da yine İngilizce bilen birileri bulabilir miyiz diye neredeyse herkesle konuştuk ama nafile. Bu parkla alakalı olarak parkın tam adı Gorki Kültür Parkı ama haritada sadece kiril harfleri ile Gorky Park yazıyor, ilk başta hiç aklıma gelmedi ama parka ismini veren büyük Rus yazarı Maksim Gorki’ymiş. Doğrusu bunu öğrendiğimde biraz utandım, nasıl aklıma gelmedi.


Gorki Parkın Sovyetler döneminden kalma çok ihtişamlı bir kapısı var. Asıl girişi bizim geldiğimiz yönün tam tersiymiş yani biz yolumuzu bir 8-9 kilometre kadar uzamışız. Ancak daha önce de söylediğim gibi bence çok keyifli bir rotaydı ve güzel bir yürüyüş oldu. Parktan çıktığımızda pek yürüyecek halimiz kalmadı. Normalde parkın bu ana giriş kapısı Kızıl Meydan’a yakın ama biz yorgunluktan eve metro ile gitmeye karar verdik. Artık nasıl bir şanssa metro istasyonun tam karşısında meşhur Lenin Anıtı bulunuyordu. Tabi böyle bir fırsatı kaçırmadım ve hop karşıya geçtim. Buradan Lenin, Moskova’yı izliyor, benim için ihtişam verici bir görüntü. Lenin’in hemen sol tarafında devasa bir devlet dairesi var, bunun ne olduğunu çok merak ettim. Yanına gidince tabelada okudum ki Rus Devlet Çocuk Kütüphanesi yazıyor. Bina bırakın bir bina olarak tamamen bir bloğu kaplıyor yani mahalle büyüklüğünde bir çocuk kütüphanesi. Zaten Rusya’da kitap ve edebiyat başlı başına ayrı birr konu.


En sonunda metroya bindik ve evimize doğru yola koyulduk. Sonuçta hazırlanmamız gerekiyor. İki günlüğüne de olsa St. Petersburg’a gideceğiz. En azından arkadaş ile konuştuk çantalarımızın evde kalabileceğini söyledi. Moskova metrosu inanılmaz bir metro neredeyse tamamı Sovyetler döneminde yapılmış. İnşasına çok önceden başlanmış ama büyük kısmı Stalin döneminde bitirilmiş. Her istasyonu ayrı bir mimari güzellik. Her istasyona ayrı özen gösterilmiş. Trenler eski ama genel olarak temiz ve bakımlı. Ayrıca sistem neredeyse Moskova’da her yere gidiyorsa da haritası öyle karmaşık değil. Tek ve galiba en önemli sıkıntı tüm tabela ve işaretler Rusça, kiril alfabesiyle, yazılmış. Yönünüzü anlayabilmeniz için okuyabilmeniz ya da her defasında birisine sormanız gerek. Ama korkacak bir şey yok Ruslar çok cana yakın ve yardım sever insanlar. Siz onları, onlar da sizi anlamasada eğer gideceğiniz yerin adını biliyorsanız size sonuna kadar yardımcı oluyorlar. Hatta bazen biraz abartıp sizi gideceğiniz yere kadar götürdükleri bile oluyor.


Genel olarak Rusya seyahatim ile ilgili söyleyebileceğim en önemli şeylerden birisi Ruslar çok cana yakın, sıcak kanlı insanlar ortadaki tek problem dil. Eğer onlar İngilizce biliyorsa ya da siz Rusça biliyorsanız iletişim kurmak, arkadaş olmak çok kolay ve çoğu zamanda eğlenceli. Türkiye’den vizesiz gelinebilecek olması burayı daha bir cazip yapıyor. Eğer imkanınız varsa mutlaka bir tatilinizi bu güzelim ülkeye ayırın.

Bu arada Youtube kanalıma abone olmayı ve videolarımı izleyip beğenmeyi unutmayın!




10 Temmuz 2011 Pazar

Rusya'nın Başkenti Moskova Kızıl Meydan

Moskova’da ikinci günümüzün çok daha iyi ve aktif geçmesini umuyorduk. Üzerimizden seyahatin yorgunluğunu atmıştık. Şimdi bir önceki güne göre daha enerjik bir şekilde çıkıp elimizden geldiğince herşeyi görmek istiyorduk.

İnsanlarla iletişim kurmak benim için çok önemli, her zaman farklı bir şehir veya ülkeye gidiyorsanız orada yaşayanlarla deneyiminiz çok daha zengin olur. Asıl şehri ve kültürü yerel halk ile deneyimlersiniz. Bu sebeple bizim de ilk istediğimiz şey yeni arkadaşlarla tanışmaktı. Ayrıca bu kısa seyahatte nadide güzellikteki Rus kızları ile de tanışmak, arkadaş olmak ve hatta belki ufak bir yaz aşkı yaşamak istiyoruz. Fakat çok iyi İngilizce bilmeme rağmen bilmediğim bir şey var, o da Rusya’da kimsenin İngilizce bilmediği.

Bizim kaldığımız ev görece Kızıl Meydan’a yakın sayılır. Rahatlıkla yürüyerek gidebiliyoruz ama sırf muhteşem Rus metro istasyonlarını görmek için bol bol metroyu kullanıyoruz. Her metro istasyonu ayrı bir mimari eser. Çok güzel tasarlanmış ve düzenlenmişler. Komünist dönem eserleri ile süslüler. Metro hem istasyonları olsun hem de trenleri olsun çok eski ama bu daha hoş ve nostaljik bir hava veriyor. Toplam 12 hat var ve şehrin gidilebilicek her yerine gidiyor. Arada ekstra bir ücret ödemeden rahatlıkla bir metroda diğerine aktarma yapabiliyorsunuz. Ama gideceğiniz yönü ve durağı bilmek ve Kiril alfabesi ile okuyabilmek çok önemli. En kötü ihtimalle metroda her durağı anons ediyorlar, o şekilde de durağınızı takip edebilirsiniz.

Sabah erkenden Kızıl Meydan’a indik ve kalabalık değilken rahat rahat etrafı gezdik. Kızıl Meydan’a Kremlin’e karşı girdiğiniz zaman hemen sol yanınızda Rusya’nın en eski alışveriş merkezlerinden birisi olan GUM kalıyor. Karşınızda Kızıl Meydan’ın bir kenarını baştan sona Kremlin oluşturuyor. Yine solunuzda ileride Kremlin’e yakın meydanın sonunda meşhur rengarenk Aziz Vasili Katedrali bulunuyor. Biz vardığımızda GUM’un hemen solunda bir inşaat vardı ama ne bilmiyorum. Bize göre sağda meydanın öbür ucunda ise farklı mimarisi ile Tarih Müzesi bulunuyor. Tarih Müzesi ve Kremlin’in duvarlar kırmızı taş ile döşenmiş ve anladığımız kadarıyla Kızıl Meydan’a politik olduğu kadar görsel olarakta bu kırmızı taşlar ismini vermiş. Çok büyük, arnavut karldırımıyla döşenmiş bir meydan. Bütün büyük törenler ve etkinlikler burada düzenleniyor. Meydanın Kremlin’in duvarı tarafında ortada Lenin’in mezarı var. Lenin burada mumyalanmış olarak sergileniyor. Lenin’in mezarı hem Ruslar hem de turistler tarafından sürekli ziyaret ediliyor.

Öncelikle sokakta bir teyzenin sattığı kızartılmış hamur işleri ile kahvaltımızı yaptık. Burada siyah çay hiç sıkıntı değil. Her yerde bulabiliyorsunuz, taze demlenmiş siyah çay. Ayrıca istemekte zor değil çünkü aynen bizde olduğu gibi çaya çay diyorlar. Hiçbir şey bilmeseniz bile rahatlıkla garsona çay diyerek bir çay sipariş edebilirsiniz. Semaver kelimesinin de Rusça’da aynı olduğunu öğrendiğimde çok şarşırdım. Biz de artık çok yaygın olmasa da Rusya’da semaver çok yaygın.

Kahvaltının ardından sıra geldi insanlarla konuşmaya, iletişim kurmaya ve arkadaş bulmaya. İşte bu kısım hiç umduğumuz gibi olmadı. Öncelikle Kızıl Meydan’da gördüğümüz tüm güzel Rus kızlarıyla tanışmaya çalıştık ama hiçbiri İngilizce bilmediği için iletişimimiz birbirimize gülmekten ileri gidemedi. Kızlardan ümidimizi kesince önümüze gelen herkesle konuşmaya çalıştık ama karşımızdaki İngilizce bilmeden imkansız. Ruslar çok cana yakın, yardımsever insanlar, eğer bir şey sormak isterseniz veya yardıma ihtiyacınız varsa kendilerini parçalıyorlar size yardım etmek için ama konuşmak, sohbet etmek çok farklı bir konu.

Diyalog kurmak için İstanbul’dan geliyorum demeniz yeterli. Neredeyse tanıştığımız, konuştuğumuz tüm Ruslar en az bir kere İstanbul’a gemişler ve adettendir diye tahmin ediyorum, çok sevdiklerini söylediler. Ben de Moskova’yı daha ikinci günden çok sevdim bir de arkadaş edinebilseydik. Bizim ev sahibimiz Vasily aslında süper kafa birisine benziyordu ama onunda işleri çok yoğun olduğu için bizimle ilgilenemedi.

Ben yeni kameram ile sürekli fotoğraf çektim. İnsan yeni bir yerde, mutlu ve heyecanlı olunca ne kadar yürüdüğünü ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor. Biz daha yeni kahvaltı yaptık derken bir bakdık öğlen olmuş. Her ne kadar temmuz ayında İstanbul’a göre daha serin olsa da güneş yine de kendisini hissettiriyor. Biz de Kızıl Meydan’ın Kremlin tarafında bulunan Aleksander Bahçesi tarafına geçtik orada ufak restoranlar vardı. Orada hem biraz dinlenmek hem de birşeyler yemek için ufak bir ara verdik. Burada ilk defa farkettim ki, ortamda, parkta, restoranlarda ve kafelerde neredeyse hiç erkek yok. Hatta bizim oturduğumuz restoranların olduğu yer kalabalık olmasına rağmen çalışanlar dışında iki erkek bizdik. Bu gerçekten ilgimi çekti. Bunun sebebi ne mutlaka öğrenmemiz lazım ama konuşamamak en büyük sorun.

Aleksander Bahçesi, bir park değil, adından da anlaşılacağı gibi çok güzel bir şekilde düzenlenmiş bir bahçe. Muhtemelen yaz olması dolayısıyla rengarek çiçeklerle döşenmiş. Burası aynı zamanda Kremlin’in girişi. Kremlin’e de gireceğiz ama bugün değil. Anladığımız kadarıyla giriş hem ücretli hem de Kremlin aynı zamanda da hükümet merkezi olması dolayısıyla güvenlikte çok fazla. Orada etrafı incelerken Chealse takımı kafilesini gördük. Onlar da CSKA Moskova ile hazırlık maçı yapmak Moskova’ya gelmişler, fırsattan istifade şehir geziyorlardı. Asıl yıldız isimleri göremedik ama birkaç genç futbolcu ile konuşma imkanımız oldu.

İlk yaptığımız şeylerden birisi şehrin haritasını almak olmuştu çünkü heryeri görmek ve gezmek istiyoruz. Ve bunun en kolay yolu bir harita eşliğinde bilerek gezmektir. Haritayı alıp biraz incelediğinizde Moskova şehrinin çok iyi bir şekilde tasarlanmış olduğunu anlıyorsunuz. Şehir bir daire şeklinde büyüyor. İçeride şehir merkezi ilk daire ve içinde hükümet binaları ve tarihi şehir yer alıyor. İkinci çember Komünist Rusya zamanında yerleşim için yapılmış konutlar ve bugün iş merkezlerini kapsıyor. Son kısım da şehir dışı ama ulaşım metro sayesinde çok kolay. Bugün normal çalışanlar ve işçiler burada yaşıyor çünkü özellikle şehir merkezine yaklaştıkça kiralar ve ev fiyatları astronomik seviyeye çıkıyor.

Aleksander Bahçesi’nde uzun bir süre geçirdikten sonra biraz yorgunluktan biraz da karanlıkta yürümemek için eve dönmeye karar verdik. Ancak elimizden geldiğince eve her gün farklı bir yoldan gitmeye, bu sayede şehir daha çok görmeye ve tanımaya karar verdik.

İkinci günümüzde her ne kadar ciddi bir iletişim kurma imkanımız olmasa da pek çok yeni insanla sohbet ettik. Ufak tefek yeni şeyler öğrendik. Onlarla tanıştık. Rusya’nın ve eski Sovyetler Birliği’nin başkenti Moskova’da Eski Sovyetler üyesi ülkelerin vatandaşları ile her yerde karşılaşabiliyorsunuz. Kazakistan, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Türkmenistan ve diğerleri. Bu insanların bir kısmı bizim gibi turist olarak gezmeye gelmiş bir kısmı da buraya göç etmiş ve burada çalışıyorlar. Sovyetler Birliği döneminde bu durum çok normalmiş, iş veya eğitim için herkes Moskova’ya eliyormuş, bu durum şu anda da hala geçerli gibi gözüküyor. Tabi şimdi dünyaya açılmış yeni Rusya’da Avrupalı ve Amerikalı çok sayıda turist görmekte mümkün.



9 Temmuz 2011 Cumartesi

Rusya'nın Başkenti Moskova'da İlk Günüm

Ve uzun bir rötar ardından konforlu bir uçuştan sonra Moskova’ya Şeremetyevo Uluslararası Havalimanı’na vardık. Toplam 3 saat uçuştan sonra. Her ne kadar uçuş rahat geçse de bir gün önceki uykusuzluk üzerimizeydi. Yine de ne yalan söyleyim ilk heyecan olması dolayısıyla ben hiç yorgunluk hissetmiyor hatta tam tersi çılgınlar gibi koşmak istiyordum.

Uçaktan indik valizimiz olmadığı için vakit kaybetmeden pasaport kontrole yöneldik. İlk kez bir sınırı geçeceğim için çok heyecanlıydım. Daha önce hiç böyle bir deneyimim olmadı. Aynı zamanda da gergindim tabi, ya olumsuz bir durum olursa. Herhangi bir sıkıntı yaşamadan güler yüzlü bir polis pasaportumuzu kontrol etti ve Rusça hoşgeldiniz diye bizi ülkesine davet etti.

Evet, en sonunda gerçekten yurtdışına çıktım. İlk defa yurtdışına ve hatta Moskova’ya geliyordum. Havalimanındaki ortam bile farklıydı ya da bana heyecandan öyle geldi. Şimdi sıra bu havalimanı nerede ve biz gideceğimiz adrese nasıl gideceğiz onu bulmaya gelmişti. Daha önce de bahsettim en azından Rusça (Kiril Alfabesi) okumayı öğrendim ama bu demek değilki Rusça biliyorum. Tabelalara bakarak bir şeyler bulmaya çalıştık. Bir şehir haritası bulduk. Ancak durumumuz hiç iç açıcı değil çünkü havalimanı şehir merkezine çok uzak. Tabelalara bakıp bir şeyler anlamaya çalışırken “havalimanı treni”ni çözebildim ve direk o yöne yöneldim. Yürürken bir kişi geldi ve bizimle Türkçe konuşmaya başladı, kendisi Azeri’ymiş, bize nasıl şehir merkezine gidebileceğimizi anlattı. Tren olması beni rahatlattı çünkü havalimanından şehir merkezine taksi ne kadar tutar tahmin bile etmek istemiyorum.

Gişeye geldik ve kavga, gürültü iki bilet alabildik. Gerçekten uygun bir fiyata 130 Ruble ödedik. Tek seferde bizi şehir merkezine hem de çok hızlı bir şekilde getirdi. İlk olarak Belaruskiy Vokzal ya da tren istasyonuna demeliyim geldik. Şimdi buradan çıkıp bir metro istasyonu bulmamız gerekiyor çünkü elimizdeki adrese metro ile gideceğiz. Tren istasyonundan çıktığımız yer tam bir ana baba günüydü. Orada bir inşaat çalışması olması sebebiyle hem trafik hem toz, duman zorla birilerine sorarak metro istasyonunu bulduk. Yine kavga, gürültü bir bilet alabildik.

Burada bilet olarak bir kart veriyorlar ve kartta 15 biniş yüklü oluyor. Tek basım ile istediğiniz yere gidebiliyorsunuz ve bir basım yaklaşık 1,5 Tl. aslında İstanbul ile aynıymış gibi gözükse de tek biletle her yere gidebildiğinizi düşünürsek gerçekten ucuz.

Belaruskaya Metro İstasyonu’na girdik. Başladık inmeye. İn in bitmiyor bir türlü inanılmaz derin. Ayrıca her şey çok eski ve loş bir aydınlatma var. Ancak yürüyen merdivenin sonuna inince ağzım bir karış açık kaldı. Sanat eseri gibi bir metro istasyonu, kim bilir daha ne istasyonlar göreceğiz.

Metro haritasına bakarak nasıl gideceğimizi ve hangi metro hattına, hangi yöne binmemiz gerektiğini okuyabildiğimiz için çok zorlanmadık ama yine de itiraf edeyim Moskova’da metro çok karışık. Toplamda 6 ana hat var ve her biri aslında ayrı bir kat. Her istasyonda 6 hat olmuyor yerine göre bazen 1, bazen 2 veya 6 olailiyor. Her hattın bir rengi var renkleri anladığınızda iş kolaylaşıyor. Biz de hattımızı bulduk ve yeni istikametimiz Baumanskaya İstasyonu’na doğru metroya bindik. Metrolar çok eski olmasına rağmen bakımlı ve temizler. Bizim 100 metreden turist olduğumuz anlaşıldığı için herkes bize bakıyor ama bu bana rahatsızlık vermiyor hatta ilgi odağı olmaktan keyif alıyorum.

Bir sıkıntı yaşamadan, kaybolmadan Baumanskaya İstasyonu’na vardık. Karşımıza çıkan ilk merdivenden çıktık ve karşımızda Moskova. Şimdi adresi bulmamız lazım ama aç ayı oynamaz. Her ikimizde açız ve bilmediğimiz bir şey yiyerek ilk günden mideyi de bozmak istemiyoruz. Şansa bak ki tam karşımıza bir Mcdonalds çıktı.

Dakika bir gol bir. Burada sipariş verirken ilk hikayemizi yaşadık. Öncelikle bunlar her ülkede o ülkeye özgü bazı hamburgerler yapıyorlar aynı Türkiye’de de olduğu gibi. Ben de doğal olarak bu farklı olanlardan birini denemek istedim. Zaten kasiyere derdimizi anlatmak başlı başına bir macera iken. Hemen yanımda bir adam bitti. Benimle aynı boyda esmer ve parlak gri takım elbise giymiş. Türkçe bir şekilde “o hamburgerde domuz eti var yeme onu” dedi. Sen Türkiye’den kalk gel huzur içinde bir şey yemeye çalış birisi gelsin saçma sapan konuşsun. Ufak bir gerginlik oldu ama ciddi bir şey değil. Ben tabi ne istiyorsam onu aldım ve ne istiyorsam onu yedim. Bu da hayatımda yine bir ilk, domuz eti yemiş oldum peki fark ne, bilmem ben bir fark algılamadım. Ama hamburger ilaç gibi geldi. Enerjimizide alınca artık şu adresi bulabiliriz.

Adres çok açık ve net hatta biraz yürüdükten sonra sokağı da bulduk ama binayı bulamıyoruz. Normalde binalarda numaralar yazıyor ama bizim numara yok. Birilerine sormaya çalışıyoruz, elimizde Rusça adres olmasına rağmen biz onları anlayamadığımız için yaklaşık bir saat aynı yerde dolandık durduk. Zaten yorgunum ama bir de adresi bulamayınca çok bunaldım. En sonunda şansımıza çok iyi bir amca bizi elimizden tutup binanın kapısına kadar götürdü de öyle görebildik. Ağaçlardan resmen bina saklanmış. Bu da benim bahanem.

Ev sahibimiz Vlady de bir saattir bizi bekliyormuş, o da kaybolmadığımıza sevindi bizi eve aldı. Vlady İngilizce bildiği için bir sıkıntımız yok. Eşyalarımızı onun gösterdiği yere koyduk. Duşumuzu aldık. Vlady de bir gezgin, otostopla dünyayı geziyor ve bir seyahat rehberi hazırlıyor. Biz oradayken sürekli bununla meşguldü ve çok yoğun olduğu için pek bizimle ilgilenemedi. Aslında ondan öğrenecek çok şey vardı ama ters zamanda geldik. Aslında zaten bizim ev sahibimiz son anda değişmiş ve Vlady bizi evine almayı kabul etmişti. O yuüzden kendisine minnettarım.

Rus evleri ya da apartman dairesi deyim çok ilginç değil. Bizim devlet lojmanlarına benziyor. Gri, eski, mimari zevkten uzak ve sadece fonksiyonel. Farkı sadece daireler çok küçük. Bina kapısı çok ilginç her dairenin bir şifresi var ve o şifreyi tuşlayınca zil çalıyor ve cevap veriyorlar. Ondan sonra kapı açılıyor.

Biraz dinlendikten sonra bir harita bulduk ve hemen kendimizi dışarı attık. Yürüyerek ve etrafımızı inceleyerek yaklaşık bir buçuk saatte Kızıl Meydan’a vardık. O meşhur Komünizmin başkenti Moskova’nın merkezi Kızıl Meydan. Karşımızda Kremlin, hemen yanımızda Gum Alışveriş Merkezi ve meydanın öbür köşesinde yine çok meşhur Aziz Vasili Katedrali. Sağımızda bir bina daha vardı ama onun ne olduğunu daha sonra öğreneceğiz. Bu ilk görüş, ilk izlenim beni gerçekten çok etkiledi. Burada olmak heyecan verici.

Yol boyunca ve Kızıl Meydan’da insanlarla konuşmaya ve tanışmaya çalıştık ama kimse tek kelime İngilizce bilmiyor tabi biz de Rusça. O yüzden hiç iletişim kuramadık. Özellikle dünyalar güzeli Rus kızları bize el sallıyor, gülüyor ve konuşmaya çalışıyor ama biraz uğraştıktan sonra iletişim kuramayınca yanımızdan ayrılıyorlar. Bu içime oturmadı desem yalan olur.

Biraz meydanda vakit geçirdikten sonra aynı yoldan geriye dönmeye başladık. Yolda gördüğümüz bir bara uğradık ve Türkiye’den sonra çok ucuz gelen biralarımızı içtik. Ardından yol üzerinde yine bir market bulup ev için bir şeyler aldık. Arkadaşım da sigaranın ne kadar ucuz olduğunu görünce ayrıca bir sevindi ve evin yolunu tuttuk.

İyice yorulmuş ve mutlu bi şekilde eve vardık. Biraz Vlady ile sohbet ettikten sonra ertesi gün neler olacağına dair her ikimiz de kendimizi hayallerimize bıraktık. Ben de şimdi bu satırları burada bitirip, yarın bol bol gezebilmek için iyi bir uyku çekeceğim.


8 Temmuz 2011 Cuma

Rusya'ya Seyahat Hazırlıklarım ve Yolculuk

İnsanın hala inanası gelmiyor, Rusya'ya vizesiz seyahat edebiliyoruz ve ben bundan faydalanma şansını yakaladım. Benim için vize veya vize almak çok büyük bir kabus oldu her zaman. Türkiye'de yaşamak ve Türk Vatandaşı olmak özellikle de Avrupa'da bir tabu gibi. Nereye vizeye başvurursanız başvurun sizden evraklar isterler, fotoğraf, vize talep formu, niye geliyorsun, ne yapacaksın, ne kadar kalacaksın, nerede kalacaksın gibi... Bir de bunların hepsini belgelendirmenizi beklerler. Gerçekten sıkıntılı bir süreçtir. Vize verecekler mi, ne zaman verecekler, kaç günlük vize verecekler, işin para ödemeniz gereken kısmından bahsetmiyorum bile. Ancak dediğim gibi biz şu anda Rusya'ya vizesiz gidebiliyoruz.

Askerden döneli aşağı yukarı bir, bir buçuk yıl olmuştu ve arkadaşım Kansu ile birlikte Rusya'ya gitmeye karar verdik. Kansu ile İşkur kursunda tanıştığık ve daha sonra çok iyi arkadaşlar olduk. Asker dönüşü işsizlik dolayısıyla İşkur'un açtığı kurslara gitmiştim orada tanıştık. O dönemde işsizsen İşkur sana iş sağlamak amacıyla kursa yönlendiriyor ve bu kurs süresince de biraz bahşiş veriyordu, o zaman çok işime yaradı. Daha sonra da öyle konuşurken birbirimizle seyahat hakkında fikirlerimiz paylaştık. Böylece bu seyahati yapmaya karar verdik.

Tabi yine de böyle bir seyahati gerçekleştirebilmek için pasaporta ihtiyacınız var. Ben hayatım boyunca hiç yurtdışına çıkmadım. Dolayısıyla ne yapılır, nasıl yapılır hatta pasaport ne onu bile bilmiyorum. Öncelikle biraz araştırma yaptım. Şansıma tam bu dönemde devlet pasaport almayı ve ücretlerinde kolaylığa gitti. Bende hemen başvurdum. Önce randevu alıyorsunuz, belirli bir emniyet müdürlüğüne giderek fotoğraf ve parmak izinizi veriyorsunuz. Bankaya yaklaşık 400 tl yatırıyorsunuz, on yıllık pasaport için. Ve 2 gün içinde pasaportum eve geldi. Tam 60 sayfa tepe tepe kullanmam için hazırlamışlar. Pasaportumu alınca beni bir heyecan sardı. Artık bu bir hayal olmaktan çıkmış gerçekleşiyordu.

Ben iş yerimden 10 günlük yıllık iznimi aldım. Tarihi 8 Temmuz 2011 olarak belirledik. Şimdi de uçak biletlerini almamız gerekiyor. Ucuz olması için 2 ay önceden almaya karar verdim. Biletleri Aeroflot'tan (Rus Havayolu Şirketi) almak için internet sitesine girdim ama kredi kartım ilginç bir şekilde onaylamadı.  Ben de bunun üzerine Aeroflot'un Harbiye ofisine gittim ve uçak biletlerini bizzat elden aldım. İki kişi gidiş dönüş aşağı yukarı 1200 TL ödedim. Önümüzde hiç bir engel kalmadı. Ben daha önceden bu seyahat için ciddi bir miktar para biriktirmiştim. En azından bu anlamda bir sıkıntı yaşayacağımızı düşünmüyorum.

Hayatımda ilk defa yurtdışına çıkıyorum. Bu anlamda çok heyecanlıyım. Ama vizesiz gidiyor olmamız en aznından bizim için bir kolaylık. Uçak biletlerini de alınca bana göre artık Rusya'ya gitmiştik. Daha önce yurtdışına gitmediğim gibi kendim otelde de kalmamıştım ve ne yapacaktık, nerede kalacaktık bir fikrim yoktu. Bir arkadaşımdan Couchsurfing'i kullanmak konusunda tavsiye aldım. Hemen Couchsurfing aracılığıyla yazışarak ve araştırarak kalacağımız yeri ve bize ev sahipliği yapacak Rus arkadaşımızı ayarladık. Couchsurfing, seyahat eden insanların, evlerinde bir misafir için fazladan yeri olan insanlarla iletişim kurmasına yardımcı oln bir internet sitesi. Artık her şeyimizle hazırdık. Herhangi bir planımız yok, sadece Moskova'ya gitmek ve 10 gün boyunca çılgınlar gibi gezmek, olabildiğince çok yer görmek ve gördüğümüz herkesle tanışmak istiyoruz. Zaten zamanımız az. Nasıl olsa sonra tekrar tekrar gideriz, mühim olan bir kere gidelim, ayağımız alışsın.

Ancak beklenmedik bir anda hiç beklemediğim bir eposta aldım. Bizim Couchsurfing ev sahibimiz bizi misafir edemeyeceğini söyledi. Ne yaparız, ne ederiz diye düşünürken, sağolsun yine kendisi bize yardımcı oldu ve bizi başka bir arkadaşına yönlendirdi. Bu arada gerçekten korktum.

Şimdi de biraz hazırlıklarımızdan bahsedeyim. Ben sadece 40 litre kadar bir sırt çantası almaya karar verdim. Kansu'da bir bavul hazırlamış. Benim güzel bir fotoğraf makinem vardı ve bu seyahat onu kullanmak için muhteşem bir fırsat. Ayrıca ne olur ne olmaz diye ben cep telefonum için bir yurtdışı konuşma paketi yükledim. Herhalde uçak biletlerini saymazsak seyahatim boyunca aldığım en pahalı şeydi. Ben biraz Rusça öğrenmeye çalıştım ama çok zor bir dil ve bu kadar kısa zamanda kendi başınıza bir şeyler öğrenmek çok zor, ben de bunun üzerine en azından okuma konusunda sıkıntı yaşamamak adına Kiril alfabesini öğrendim. En azından tabelaları veya panoları okuyabilmek adına. Aynı zamanda benim iş yeri Nişantaşı'nda olduğu için döviz bürosundan Rus Rublesi aldım. Oraya gittiğimizde cebimiz boş olmasın diye. Yaklaşık olarak 100 Rus Rublesi 6 Türk Lirasına denk geliyor. Ve hazırız.

8 Temmuz günü geldi ve biz herşeyimizle hazırız. Uçağımız Atatürk Havalimanı'ndan kalkıyor. Ben ilk defa yurtdışına çıkacağım için hem heyecanlı hem de çok gerginim bu yüzden havaalanına uçuştan tam 4 saat önce vardım. Hem de bu dış hatlar nedir diye merakta ettiğim için biraz gezerim, takılırım diye düşündüm. Havaalanına gidip Kansu'yu beklemeye başladım yani bizim dış hatları gezme hayalimiz check-ine takıldı. Bilmiyordum, öğrendim. Bir süre sonra Kansu'da geldi, çantaları uçağın altına verdik. Tabi yurtdışı çıkış pulu ya da resmi adı ile harç pulunu unutmamak lazım, bu 15 TL değerndeki ufacık pul olmadan yurtdışına çıkmanıza izin vermiyorlar. Ben yine ufak bir şok geçiriyorum.

Güvenliği ve pasaport kontorlü herhangi bir sıkıntı olmadan geçtik. En sonunda şu dış hatlar neymiş göreceğiz. En çokta free shop yani vergisiz alış veriş nasıl bir şey onu merak ediyorum. Ama büyük bir hayal kırıklığı. Evet özellikle alkollü içkiler ve tütün ürünleri ucuz ama diğer şeyler hiçte ucuz değil. Ayrıca açsanız ya da canınız bir şey içmek isterse yandınız. Dışarıda olan markalar bile içeride tamamen farklı ücretlere satılıyor. Neyse en mantıklısı otur oturduğun yerde ve uçağını bekle.

Biz uçağın kapısının açıklanmasını beklerken anonsla bizim uçağın rötar yaptığını öğrendik. Bizimle birlikte bekleyen çok sayıda Rus'da vardı. Aeroflot yetkilileri geldi ve bize Moskova'daki hava şartları sebebiyle uçuşun ertelendiğini ancak bir gelişme olması durumunda hemen haber vereceklerini söylediler. Biz de hep birlikte beklemeye başladık. Bizim uçağımız saat 22:50'deydi. Uzun süre bekleyeceğimiz anlaşılınca bize battaniye, sandviç ve içecek verdiler. Uçağa ancak 12 saat beklemeden sonra binebildik. Aslında bu durum benim pek umurumda değil ama asıl düşündüğüm şey benim tatilimden 10 saatin çalındığıydı.

Uçuşumuz ve uçak çok konforluydu. Daha önce sadece Hava Harp Okulu'na girebilmek için bizim okuldan kamp alanına dandik bir askeri uçak ile uçmuş, sonrasında da kampta 7 saatlik pervaneli uçakla uçuş eğitimi almıştım ama hiç ticari bir uçağa binmemiştim. Uçağımız tek koridorlu bir uçaktı. Hostesleriz inanılmaz güzeldi. Bize çok lezzetli bir yemek servisi yapıldı. Bu ilaç gibi geldi çünkü havaalından 12 saat beklemek bizi iyice acıktırmıştı. İşte Moskova'ya uçuyoruz.


Üç saatlik çok rahat bir uçuştan sonra Moskova Şeremetyevo Havaalanı'na ulaştık. Hadi bakalım pasaport ve gümrük kontrolünü geçip Rusya'ya girebilecek miyiz?....




Aydın Güleç