9 Temmuz 2011 Cumartesi

Rusya'nın Başkenti Moskova'da İlk Günüm

Ve uzun bir rötar ardından konforlu bir uçuştan sonra Moskova’ya Şeremetyevo Uluslararası Havalimanı’na vardık. Toplam 3 saat uçuştan sonra. Her ne kadar uçuş rahat geçse de bir gün önceki uykusuzluk üzerimizeydi. Yine de ne yalan söyleyim ilk heyecan olması dolayısıyla ben hiç yorgunluk hissetmiyor hatta tam tersi çılgınlar gibi koşmak istiyordum.

Uçaktan indik valizimiz olmadığı için vakit kaybetmeden pasaport kontrole yöneldik. İlk kez bir sınırı geçeceğim için çok heyecanlıydım. Daha önce hiç böyle bir deneyimim olmadı. Aynı zamanda da gergindim tabi, ya olumsuz bir durum olursa. Herhangi bir sıkıntı yaşamadan güler yüzlü bir polis pasaportumuzu kontrol etti ve Rusça hoşgeldiniz diye bizi ülkesine davet etti.

Evet, en sonunda gerçekten yurtdışına çıktım. İlk defa yurtdışına ve hatta Moskova’ya geliyordum. Havalimanındaki ortam bile farklıydı ya da bana heyecandan öyle geldi. Şimdi sıra bu havalimanı nerede ve biz gideceğimiz adrese nasıl gideceğiz onu bulmaya gelmişti. Daha önce de bahsettim en azından Rusça (Kiril Alfabesi) okumayı öğrendim ama bu demek değilki Rusça biliyorum. Tabelalara bakarak bir şeyler bulmaya çalıştık. Bir şehir haritası bulduk. Ancak durumumuz hiç iç açıcı değil çünkü havalimanı şehir merkezine çok uzak. Tabelalara bakıp bir şeyler anlamaya çalışırken “havalimanı treni”ni çözebildim ve direk o yöne yöneldim. Yürürken bir kişi geldi ve bizimle Türkçe konuşmaya başladı, kendisi Azeri’ymiş, bize nasıl şehir merkezine gidebileceğimizi anlattı. Tren olması beni rahatlattı çünkü havalimanından şehir merkezine taksi ne kadar tutar tahmin bile etmek istemiyorum.

Gişeye geldik ve kavga, gürültü iki bilet alabildik. Gerçekten uygun bir fiyata 130 Ruble ödedik. Tek seferde bizi şehir merkezine hem de çok hızlı bir şekilde getirdi. İlk olarak Belaruskiy Vokzal ya da tren istasyonuna demeliyim geldik. Şimdi buradan çıkıp bir metro istasyonu bulmamız gerekiyor çünkü elimizdeki adrese metro ile gideceğiz. Tren istasyonundan çıktığımız yer tam bir ana baba günüydü. Orada bir inşaat çalışması olması sebebiyle hem trafik hem toz, duman zorla birilerine sorarak metro istasyonunu bulduk. Yine kavga, gürültü bir bilet alabildik.

Burada bilet olarak bir kart veriyorlar ve kartta 15 biniş yüklü oluyor. Tek basım ile istediğiniz yere gidebiliyorsunuz ve bir basım yaklaşık 1,5 Tl. aslında İstanbul ile aynıymış gibi gözükse de tek biletle her yere gidebildiğinizi düşünürsek gerçekten ucuz.

Belaruskaya Metro İstasyonu’na girdik. Başladık inmeye. İn in bitmiyor bir türlü inanılmaz derin. Ayrıca her şey çok eski ve loş bir aydınlatma var. Ancak yürüyen merdivenin sonuna inince ağzım bir karış açık kaldı. Sanat eseri gibi bir metro istasyonu, kim bilir daha ne istasyonlar göreceğiz.

Metro haritasına bakarak nasıl gideceğimizi ve hangi metro hattına, hangi yöne binmemiz gerektiğini okuyabildiğimiz için çok zorlanmadık ama yine de itiraf edeyim Moskova’da metro çok karışık. Toplamda 6 ana hat var ve her biri aslında ayrı bir kat. Her istasyonda 6 hat olmuyor yerine göre bazen 1, bazen 2 veya 6 olailiyor. Her hattın bir rengi var renkleri anladığınızda iş kolaylaşıyor. Biz de hattımızı bulduk ve yeni istikametimiz Baumanskaya İstasyonu’na doğru metroya bindik. Metrolar çok eski olmasına rağmen bakımlı ve temizler. Bizim 100 metreden turist olduğumuz anlaşıldığı için herkes bize bakıyor ama bu bana rahatsızlık vermiyor hatta ilgi odağı olmaktan keyif alıyorum.

Bir sıkıntı yaşamadan, kaybolmadan Baumanskaya İstasyonu’na vardık. Karşımıza çıkan ilk merdivenden çıktık ve karşımızda Moskova. Şimdi adresi bulmamız lazım ama aç ayı oynamaz. Her ikimizde açız ve bilmediğimiz bir şey yiyerek ilk günden mideyi de bozmak istemiyoruz. Şansa bak ki tam karşımıza bir Mcdonalds çıktı.

Dakika bir gol bir. Burada sipariş verirken ilk hikayemizi yaşadık. Öncelikle bunlar her ülkede o ülkeye özgü bazı hamburgerler yapıyorlar aynı Türkiye’de de olduğu gibi. Ben de doğal olarak bu farklı olanlardan birini denemek istedim. Zaten kasiyere derdimizi anlatmak başlı başına bir macera iken. Hemen yanımda bir adam bitti. Benimle aynı boyda esmer ve parlak gri takım elbise giymiş. Türkçe bir şekilde “o hamburgerde domuz eti var yeme onu” dedi. Sen Türkiye’den kalk gel huzur içinde bir şey yemeye çalış birisi gelsin saçma sapan konuşsun. Ufak bir gerginlik oldu ama ciddi bir şey değil. Ben tabi ne istiyorsam onu aldım ve ne istiyorsam onu yedim. Bu da hayatımda yine bir ilk, domuz eti yemiş oldum peki fark ne, bilmem ben bir fark algılamadım. Ama hamburger ilaç gibi geldi. Enerjimizide alınca artık şu adresi bulabiliriz.

Adres çok açık ve net hatta biraz yürüdükten sonra sokağı da bulduk ama binayı bulamıyoruz. Normalde binalarda numaralar yazıyor ama bizim numara yok. Birilerine sormaya çalışıyoruz, elimizde Rusça adres olmasına rağmen biz onları anlayamadığımız için yaklaşık bir saat aynı yerde dolandık durduk. Zaten yorgunum ama bir de adresi bulamayınca çok bunaldım. En sonunda şansımıza çok iyi bir amca bizi elimizden tutup binanın kapısına kadar götürdü de öyle görebildik. Ağaçlardan resmen bina saklanmış. Bu da benim bahanem.

Ev sahibimiz Vlady de bir saattir bizi bekliyormuş, o da kaybolmadığımıza sevindi bizi eve aldı. Vlady İngilizce bildiği için bir sıkıntımız yok. Eşyalarımızı onun gösterdiği yere koyduk. Duşumuzu aldık. Vlady de bir gezgin, otostopla dünyayı geziyor ve bir seyahat rehberi hazırlıyor. Biz oradayken sürekli bununla meşguldü ve çok yoğun olduğu için pek bizimle ilgilenemedi. Aslında ondan öğrenecek çok şey vardı ama ters zamanda geldik. Aslında zaten bizim ev sahibimiz son anda değişmiş ve Vlady bizi evine almayı kabul etmişti. O yuüzden kendisine minnettarım.

Rus evleri ya da apartman dairesi deyim çok ilginç değil. Bizim devlet lojmanlarına benziyor. Gri, eski, mimari zevkten uzak ve sadece fonksiyonel. Farkı sadece daireler çok küçük. Bina kapısı çok ilginç her dairenin bir şifresi var ve o şifreyi tuşlayınca zil çalıyor ve cevap veriyorlar. Ondan sonra kapı açılıyor.

Biraz dinlendikten sonra bir harita bulduk ve hemen kendimizi dışarı attık. Yürüyerek ve etrafımızı inceleyerek yaklaşık bir buçuk saatte Kızıl Meydan’a vardık. O meşhur Komünizmin başkenti Moskova’nın merkezi Kızıl Meydan. Karşımızda Kremlin, hemen yanımızda Gum Alışveriş Merkezi ve meydanın öbür köşesinde yine çok meşhur Aziz Vasili Katedrali. Sağımızda bir bina daha vardı ama onun ne olduğunu daha sonra öğreneceğiz. Bu ilk görüş, ilk izlenim beni gerçekten çok etkiledi. Burada olmak heyecan verici.

Yol boyunca ve Kızıl Meydan’da insanlarla konuşmaya ve tanışmaya çalıştık ama kimse tek kelime İngilizce bilmiyor tabi biz de Rusça. O yüzden hiç iletişim kuramadık. Özellikle dünyalar güzeli Rus kızları bize el sallıyor, gülüyor ve konuşmaya çalışıyor ama biraz uğraştıktan sonra iletişim kuramayınca yanımızdan ayrılıyorlar. Bu içime oturmadı desem yalan olur.

Biraz meydanda vakit geçirdikten sonra aynı yoldan geriye dönmeye başladık. Yolda gördüğümüz bir bara uğradık ve Türkiye’den sonra çok ucuz gelen biralarımızı içtik. Ardından yol üzerinde yine bir market bulup ev için bir şeyler aldık. Arkadaşım da sigaranın ne kadar ucuz olduğunu görünce ayrıca bir sevindi ve evin yolunu tuttuk.

İyice yorulmuş ve mutlu bi şekilde eve vardık. Biraz Vlady ile sohbet ettikten sonra ertesi gün neler olacağına dair her ikimiz de kendimizi hayallerimize bıraktık. Ben de şimdi bu satırları burada bitirip, yarın bol bol gezebilmek için iyi bir uyku çekeceğim.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme